Tagged: Sinema RSS Toggle Comment Threads | Keyboard Shortcuts

  • mehmet 09:42 on 27 April 2011 Permalink | Reply
    Tags: Sinema   

    erol egemen 

    Share
     
  • admin 10:58 on 18 July 2010 Permalink | Reply
    Tags: kubrick, Sanat, Sinema   

    2001: A Space Odyssey ve artık sinema sanattı ! 

    Filmin sonu için yönetmen Kubrick “Eğer sonunu açıklayacak olsaydık bu Leonardo’nun Monalisa’nın altına -bu kadının yüzündeki ifade kocasına söylemediği bir kaçamak var ifadedir- diye resmin altına not düşmesi gibi birşey olurdu.” şeklinde konuştuğu sonu hala açıklanmayan v açıklanamayan filmidir.

    Sinemanın zaman kavramını kullanırken seyirci anlayıp güleceği, eğleneceği, mutlu ya da kendini zeki sanacağı espriler bulsunda bizi takdir etsin kaygısından öte onu sıkarak aslında zamanın önünde ne kadar aciz olduğunu anlayana duygularıyla anlatmıştır. Zira filmin ilk bir kaç dakikası siyah bir ekrandan oluşur. Bu beş dakikalık karanlık sessiz ekran işte insanın yaratılış ve sonu hakkında hala bildikleridir. Yani hiçbirşey. Ama bunun verdiği sıkıntı halide bu bilgisizlikten sıkıntı duymasıdır. İnsan evladı ister ki anlayabileceği argümanlarla basitçe tüm hayat ve kuruluşu kendisine açıklansın. Ama pek bu gerçekten mümkün müdür ? Hele ki zaman karşısında beş dakika bekleyince sıkılacak kadar aciz insan için mümkün müdür ?

    Kubrick filminde felsefe, bilim kurgu, sanat, zaman ve aslında hatta din öğelerini kullanmış, insanın yarattığı yapay zekanın, bir bilgisayarın karşısında bile aciz kalabileceğini gözler önüne sermiştir. Hatta yine insanın uydurduğu inançlarla başka insanların hayatlarının değiştiğini hatta son bulduğunu görüyoruz. Daha da ötesi bu inançlar için bir insanın diğerini öldürdüğünü.

    Filmi izler ve Kubrick’in tüm o soğuk yer yer içinizi sıkan havasına dayanırsanız aslında o sıkıntılı hava da aklınızın hazır yemek gibi hızla tüketemeyeceği, karanlık dehlizler bulur ve hayatla karşılaştırdığınızda hayatın senaryosununda bir şekilde başınıza gelenler ve karanlık onlarca noktadan oluştuğunu görürsünüz.

    İzlediniz mi filmi ? Peki bir açıklama mı bekliyorsunuz ? Siyah taş ne mi ? Sizce size siyah taşın ne olduğunu, filmin sonunun ne anlama geldiğini söyleseler, siyah taşın temsil ettikleri ve filmin sonunda olanlar hakkındaki belirsizlik film yokken ve varken hayatınızda hep var olacak, düşündüğünüzde canınızı sıkabilecek ve bir film olmayan karanlıklar noktalardan daha mı önemli olacak ? Ya da bu noktaların tümü yok mu olacak ?

    İşte bu soruları sordurduğu, sordurabildiği için artık sinema sanat olmuştur. Hayırlara vesile…

    Share
     
  • admin 17:32 on 28 April 2010 Permalink | Reply
    Tags: dogtooth, Sinema   

    Dogtooth : Yunan yönetmenden bir özgürlük yansısı 

    Giorgos Lanthimos filmi Efthymis Filippou ile birlikte maharetle kaleme almış ve Giorgios harika yönetmiş. Yunan yönetmen bize bu filmle günümüz özgürlüğünü sorgulamamız gerektiğini sade bir dille anlatıyor. Filmdeki kafama takılan çelişki ise zaman zaman erotikleşen sahnelerin aslında seslenilmek istendiğini düşündüğüm muhafazakar kesim ile çelişmesi.

    –spoiler–

    Film bir babayla annenin üç çocuğunu dış dünyaya kapalı bir evde çeşitli hurafelerle büyütmesi üzerine kurulu. Hatta öyle ki çocuklara özgürlüğü çağrıştırabilecek, dış dünyayı merak etmelerine neden olacak kelimeleri bile farklı anlamlarda öğretiyorlar. Eve giren su şişelerinin üzerindeki etiketleri bile söküyorlar.

    Güvenlik amacıyla baba ancak arabasıyla dışarı çıkabiliyor ve ev sınırları dışında bir yere basmıyor bile.  Çocuklara ise dışarıda kedi denen çok tehlikeli yaratıklar olduğu, bu kedilerin çocuk beyinleri ile beslendiği söyleniyor. Eve kitap, kaset vb. hiçbir medya girmiyor. Yani düşünsel özgürlükleri de hurafeler, çarpıtmalarla çocuklarından alıyorlar. Onları korumak ya da onlara hakim olmak uğruna.

    Gökteki uçaklar ise sanki her an bahçeye düşecek oyuncaklar gibi çocuklara anlatılmış. Zaman zaman bahçeye gizlice bir oyuncak atıyorlar ve çocuklar oyuncağı kapışıyor. Bununlada aslında bilgisiz olunca algılarımızla ne kadar rahat oynanabileceği vurgulanıyor. Hem de sonunda bu yükleme algıları kabul edince ödüllendirilmemiz.

    Erotik sahneler ise çocukların doğalarına karşı koyamadığı ve dışardan erkek çocuk için gelen fahişenin olduğu sahneler. Kısıtlanan özgürlükler, similasyon dünyalar bile insanın özüne karşı duramadığını gösteriyor.

    Kedi yaratıklara karşı ise havlamayı öğretiyor anne baba. Ve havlarlarsa kedilerin gelmeyeceğini söylüyorlar. Anne ve çocuklar babadan havlama dersleri alıyor. Ve filmin sonunda büyük kız kaybolunca heyecan ve korkuyla kapıdan havlıyorlar. Bu şekilde ise tüm cehaletimiz için de aslında ne kadar komik savunma mekanizmları ürettiğimiz ve özgürlüğümüzü elimizden alanlara karşı ne kadar aciz kaldığımız vurgulanmış. Üstüne komik duruma düşüşümüz.

    Filmin sonunda büyük kızın neden dişlerini kırıp arabaya bindiğini ve filmin adının nereden geldiğini merak edenler için ekşi sözlük imdada yetişti. Çocuklara köpekdişleri düştüğü zaman evden çıkabilecekleri anlatılmış. Bu yüzden büyük kız dişlerini kırıp öyle biniyor arabaya. Bu da haliyle özgürlük için fedakarlık alt metnini çağrıştırıyor.

    –spoiler–

    Özetle 8/10 puan verdiğim, vakti zamanı şahane filmdir.

    Share
     
  • admin 14:01 on 27 September 2009 Permalink | Reply
    Tags: Bruce Willis, film, Sinema, suretler, Surrogates   

    Sinema : Suretler’i izledim… 

    surrogates-poster-official-fullsize Geçenlerde sinemada Emin‘le izledik. Filme aslında daha büyük umutlarla gitmiştim. Zira IMDB 8 civarı bir puan almış. Ama fikir güzel olsa da kurgu, senaryo, yönetmen bence yeterince iyi değildi. Çekimler bana dar geldi. İlk kısımda belkide gittiğimiz sinemanın şahsi kararıdır bilemiyorum ama çok çabuk ara verildi ve tam filme alışmışken afalladık.

    –Spoiler—

    Filmin teması aslında olduğumuzdan farklı bir karakterle kendimizi toplum içinde sakladığımız ve gerçekten kendimiz gibi görünüp davranmaktan korkmamız üzerine kurulu. Teknoloji gelişmiş ve artık insanlar tıpkı realtime bir oyuna bağlanır gibi insan görünümlü robotlara bağlanıyor ve normal hayatlarını bu robotlar üzerinden yaşıyorlar.

    Teknolojik fikir açısından da film zaten yetersiz. Zira insanların robotların hissettiklerini vücutlarında hissetmiyorlar sadece beyinlerinde yaşıyorlar gibi bir durum var. Bu yüzden robot ölse de o insan ölmüyor. Peki beyin neden ölmüyor demeden edemedim. Madem nöronlar tepkiye vs. açık beyinde ölsün gitsin. Tabi burda da mazeret sigortası var robotun atıyor denilmiş :) Buralar çok önemli değil zaten.

    Ama asıl önemli nokta filmde karakterler yeterince geliştirilemiyor. Kurgu yeterince kuvvetli değil. Fikir güzel olmasına rağmen kısaltılmış bir film tadı veriyor. Final vs. yeterince güçlü görünmesine rağmen, Bruce abimiz mağrur, haksızlığa uğramış ünlü Die Hard bakışlarını itinayla kullanmasına rağmen film hala doyurucu olmuyor. Çünkü karakterlerle birlikte kavramlarda yeterince güçlendirilmemiş. İyi kötü , haklı haksız anlamını tam bulamamış durumda. Bir de müzik olarak vasat diyebilirim. Atası matrix 1 bu filmin yapamadığı herşeyi çok güzel başarmıştı. Eski toprak ne de olsa :)

    İyi seyirler diyoruz…

    Share
     
c
compose new post
j
next post/next comment
k
previous post/previous comment
r
reply
e
edit
o
show/hide comments
t
go to top
l
go to login
h
show/hide help
shift + esc
cancel