Zararli katki maddeleri

Gunumuzde artik pizzadan hamsiye kadar her sey paketlenmis satiliyor. Gun gectikce de bu urunleri tuketmeye muhtac kaliyoruz. Markalar karsisinda gunluk uretim yapan kucuk ureticilerin direnmesi mumkun gorunmuyor. Hatta sut ve simit icin bile durum boyle. Urunler karlilik icin uzun raf omurlu olsun diye veya daha cok tuketilsin diye iclerine bir takim maddeler ekleniyor. Bunlarin da e999 gibi bir takim kodlari var ne olduklarindan cogumuzun haberi yok.

Bu anlamda kisisel olarak gercekten tedirginim. Tedirginim cunku bu urunler uretilirken iclerine koyulan maddelerin, urunler belirtilen sartlarda tasindiginda ve depolandiginda zararli maddelere donusmeyecegi varsayiliyor. Bu saklama sekillerinden de haberdan olabilmemiz marka guvenilirliginin de otesinde bir sorun. Sizinle de duyduklarimi, okuduklarimi paylasmak istiyorum.

Meyveli soda icmiyorum
Yillarca bayila bayila ictigim urunlerdir. Eve altisarli alip buzdolabinda saklayip, yazlari bayila bayila iciyordum. Fakat bir gun kimya okuyan bir arkadasim tehlikeden haberdar etti. Bu sodalar isiya maruz kaldiklarinda ciddi derecede kanserojen benzen denilen madde uretiyorlar. Sodyum benzoat ile C vitaminin birlesmesi ile ortaya cikiyor. Market, bakkal veya restoranlarin depolama seklinini dusununce artik tuketmedigim urunlerin basinda.

Cips yemiyorum
Cipslerin paketlerini dikkatle okursaniz iclerinde MSG ( monosodyum glutamat ) mevcut. En unlu 3 markada gordum bunu. %100 basiniza is acar denmiyor. Zaten bu yuzden kullaniliyorlar. Fakat ote yandan hazir corba paketlerinde artik MSG icermez etiketini de gormeye basladik. Demek ki o kadar da guvenilir degil. Amaclari istah acmak ve beyni uyarip daha da cok urunu tukettirmek. Cips yerken duramamanizin nedenlerinden biri bunlar yani. Fakat glutamatlar beyni ozellikle cocukluk doneminde cok iyi etkilemiyor denilmekte. Yani zekanizin dusme nedenlerinden biri de maalesef yediginiz cipsler.

Titanyum dioksit ( e171 )
Vitamin haplarindan birinin icerigini arastirirken rastladim. Bu madde aslinda bildigini boya uretiminde kullaniliyor. Hatta boya ureticileri %25’e kadar maliyet olarak buna para yatirmaktaymis. Gida boyasi olarak kullanildiginda ise sorun su, bu maddeyi vucudunuz tanimiyor ve vucutta bir seylere baglayarak vucuttan atamiyor. Cunku titanyum dioksit organik materyaller icerisinde serbest olarak gezebiliyor. Bunun anlami da DNA sarmalini bile rahatlikla etkileyip bozabilecegi. Ozellikle vitamin hapi veya boyali-renkli gidalar tuketirken kontrol etmeyi unutmayin.

Trans yag iceren urunler tehlikeli
Bu yaglar genellikle vucut islevlerini ve vucut icindeki yararli olabilecek maddeleri bozdugundan zararli oluyorlar. Kotu kolesterolu arttirdigi gibi iyi kolestorolu de dusuruyorlar. Dahasi seker hastaligini tetikliyor, hucrenin secici gecirgenligini azaltiyor, damarlarin sertlesmesine yol aciyorlar. Yine bazi urunlerde ozellikle basilmis trans yag icermez etiketi ile karsilasiyoruz.

Bu konularda birseyler yazmaya, ogrendiklerimi paylasmaya devam edecegim. Hatta biraz daha ileriye gidip raflardaki urun iceriklerinden zararli madde eslesmesini yapan bir uygulama bile yapilabilecegini dusunuyorum. Keza saglik bakanligi da zaman zaman zararli marka ve urunleri duyurmakta. Bilginiz olsun.

Kucuk sehirler ve kahrolasi rehavetler – 2

Hiç düşündünüz mu, neden çok sever bir köylü, köyde olup biteni en iyi bilenin kendisi olduğunu kanıtlamayı?

Değişimin dirençle karşılaştığı toplumlarda en ciddi direnci küçük yerin insani gösteriyor. Yeni adet şehre ihtiyaç doğrultusunda hızla gelebilirken, köye o kadar da hızlı gelemiyor. Özellikle ülke çapındaki gücün otoriter, tek kişilik ve/veya tek bir anlayışa ait grupta toplandığı ülkelerde küçük yerin insani da hızla kendi çöplüğünde horoz olmanın peşine düşüyor. Biliyor ki bu hiyerarşide yer alırsa kendi küçük egemenliğinde yaptığı her hareketi meşrulaştırmak çok daha kolay olacak.

İnsanların kasabasında olan biten her şeyden haberdar olup, bununla caka satma azmi, aslında kendi iktidarının test etme isteğinden geliyor. Düzenini en sağlam kuran, altını dolduramadığı rolleri küçük yerin kabullerine kendini en iyi uyduran oluyor. Bunu da doğru olan yapıyor hatta kutsalı olarak sayıyor. Her eleştiri için mantığa uysada uymasa da buralar böyle tadında savunmaya hazır. Oysa gerçekte bu yapılan değişimi büyük iktidarın küçük temsilcilerinin istediği kadar gerçekleştirmek, hatta değişimden vazgeçmek.

Bu değişime direnç her aşamada, her yenilik için kendini gösteriyor. Mesela yaşlı teyzeler şehre gelen doktorun ilacını aynen yazıp yazmayacagini net olarak bilmek istiyor. Yazmazsa da onun ne doktorluğu kalıyor ne insanlığı. Küçük yerin köylüsü abartılmış mazeretlerini, koyun yeni turistine kabul ettirmek için elinden geleni yapıyor. Köyünün kurallarını anlatarak “eskiden böyle değildi ama” diye serzeniyor. Ise yaramazsa aracılar üstünden irili ufaklı tehditlerle kuralları öğretme yoluna gidiyor.

Koylulerce yapılan bu tur yerel ayarlamalar her başarıya ulaştığında, herhangi bir sistemin kurallarını istedikleri gibi esnetebileceklerine dair inançları da artıyor. Yani küçük iktidar kendini bilemiş olur. Yeni bir sistemden korkmuyor, çünkü onu da işine geldiği gibi ayarlayabilecegini, rolünü istedigince canlandirabilecegini biliyor.

Olur ya işler yolunda gitmezse, köylüler önce şaşırıp sonra daha isyankar çözümler arıyor. Daha tanıdık bir üst makamda bunun nasıl da bir haksızlık olduğunu kanıtlama kaygısıyla serzeniyor, rüşvet veriyor, tehdit ediyor. Küçük yerin göstermelik iktidarı olmayı en çokta işinden kaytarabildiginde seven atanmış yöneticiler, koltuğunu riske eden bu tur rahatsızlıklardan tabi ki nefret ediyor. Sistemi bozmadan “bana iş çıkarmadan yap ne yapacaksan” diye koyun turistlerini uyarıyor.

İşte bu noktada anlamsızlaşıyor turistlerdeki tüm meziyet, meleke ve maharetler. Kabul edilmiş göstermelik yönetim için bu gizil kurallar onanmis hale geliyor. Her sindirilen turist, bir yandan genelin iktidarının gücünü, bir yandan da bu iktidarın hiyerarşisine ait küçük iktidarın değişmeme zaferi ile perçinlemiş oluyor.

Bu yüzden bu gibi ülkelerde orta sınıfa ait her değer hızla yok oluyor. Hükmün sahipleri biliyor ki, oyun en iyi küçük derebeyleriyle oynanır çünkü bunlar yeri gelip piyon misali feda edildiğinde sindirilmeyecek bir sorunlar çıkartmaz. Yerine kolayca yenisi de bulunabilir tabi. Hiç olmadı küçük yer iktidar düşmanı olarak ilan edilip haritadan tamamen de silinebilir. Tüm bunlar bir de yazılı kültüre uzak, dili yalana, eli talana yatkın, kurnazlığını zeka, kaytarmayi başarı bellemiş topluluklarda çok daha rahat yerleşiyor, kronikleşiyor.

Nadir de olsa bazen küçük şehrin köylüsü, çaresini bulup işlerini yürütemiyor. Ne ahaliden ne göstermelik yönetimden yüz bulamayabiliyor. O zaman da istiyor ki kendi derdi küçük yerin yeni derdine dönüşsün. Bunun içinde genel iktidara her türlü yalakalığı yapıp, her türlü hizmeti vermeye hazırım diyor. Bu küçük yerdeki iktidar kavgaları genel iktidarın adamı olma talebinin artması demek oluyor. Ortaya çıkan yarışma hali küçük yeri daha küçültüp yaşanma hale getirirken, genel iktidarı daha da güçlendiriyor.

Büyük-küçük iktidar ilişkisindeki liken yapı yeni hiçbir sosyal argümana şans tanımıyor ve bunu da varlığının garantisi olarak görüyor.

Turist için bu durumun kronikligini keşfetmek, bayağı da olsa bir çeşit farkındalık demek oluyor. Turist bir gün bu bayağı farkındalığı “kel başa şimşir tarak” diyerek icraata dokuyor ve küçük yerin yeni köylüsü oluyor. Kuralları kabul ediyor, benimsiyor ve içselleştiriyor. Küçük yer sadece yeniliği değil, yeniciyi de böylece sindirip ayakta kalıyor. Bu sebeble kalabalıklaşması onu buyutemiyor ve kentler yerine şehir adında büyük büyük köyler ortaya çıkıyor.

Bir noktadan sonra ise şartları kabul eden yeni köylü övünerek yeni turistlere anlatmaya başlıyor; bu küçük yer hakkında ne de çok şey bildiğini…

Kucuk sehirler ve kahrolasi rehavetler

Gördüğüm kadarı ile küçük bir şehrin rehavetini farketmesi neredeyse imkansız. Özellikle bizim gibi konuşarak kültürel hayatını idame ettiren toplumlarda küçük şehirlerde insanın başı yeterince belaya girmediği için bir gereksiz rahatlık var. Bu tur şehirde gelir modeli genellikle memurluk oluyor. Devlet memurlara memurlar da esnaflara vererek şehrin geçimini sağlıyorlar. Tam da en sevmediğim şey ortaya çıkıyor. Üretime dair kültür yoksunluğu. Bu tur bir fakirliği insan kendini kıyasla ölçmeye başladığında hissetmesi çok zor. Hatta gördüğüm kadarıyla imkansız.

Bir kaç cümlede, büyük rahatlık ve emin olma hissiyle anlativerilen hayat tarzları sahiplerinin ağızlarından öte anlamlı gelmiyor. Çünkü bir zincirin halkası olmak yerine zaten küçük olan şehirde herkes kendi çöplüğünü kurup onun horozu olmak peşinde.

Çoktandır kendimden başkalarına anlatmak istediğim başka bir konu da var aslında. Hani hep söylerler, ülkemizde az kitap satılıyor, kimse okumuyor. İşte ben buna pek inanmıyorum. Son beş yıl içinde bir çok ülkeden bir çok insanla tanistim. Ülkemiz ve dünya hakkında pek çok konuda konuştum. Bu insanların çoğu da birden çok ülkede uzunca süreler yaşamış insanlardı. Fakat ben düşünüldüğü gibi kitap okumama cehaletini toplumumuzda görmüyorum. Ama bir Teksas kutuklu insanda rahatlıkla görebiliyorsunuz. Bunun nedeni benim teshisime göre çok konuşmamız ve kültürümüzü, haberleri, öğrendiklerimizi hızlıca etrafımızdakilere sözlü olarak aktarmamız. Hatta bahse girerim dünyada telefonda en çok konuşan toplumlardan biriyizdir.

Sözlü kültür bizim yaşlı ve yazılı kültüre alışık toplumlarca anlasilmamizi zorlaştırıyor. Hesapları Bağdat’tan dönüyor bu yüzden. Fakat aynı zamanda bir de dezavantajı var ki toplumu adeta engelli duruma sokuyor. Bu da üretimin artık kümülatif bilgiler ve eğitimlerle mümkün olduğu dünyada pek rol alamamiz anlamına geliyor. Hatta durum öyle kötüye gidiyor ki artık üretilmiş ürünleri bile kullanmakta, kullanım klavuzlarini okumakta sorun yaşıyoruz. Son montajlari yapacak işgücünü bile yetiştiremiyoruz.

Küçük şehrin rehavetindeki caresizlikte burada başlıyor. Hem üretim kültürünün, ekosisteminin oluşması için yeterince okuyup yazan yok, hem de durmadan konuşmak istiyor küçük şehrin insani. Çünkü okumakla kendi küçük dünyasının sorunlarının alakası bu kültürel anlayışta yok. Dahası üretmeye ve üretene karşı mantıksızlık şeklinde bir rezistans geliştiriyor. Garipsiyor, ötekileştiriyor. Memur mesaisi dışında isim var dediğiniz zaman bunu bildikleri arasında bir yere oturtamıyor. Hatta yer yer bunu bir tepki sanıyor.

Daha ötesinde küçük şehrin insani şehrinin ötesinde büyümekte zorlanıyor. Aldığı sorumluluklar şehrin verdiğinden öte olmayınca hayatının en çok özlediği dönemine saplanıp kalıyor ve her yaşında bunu yaşamak istiyor. Biz lisede cilgindik, biz üniversitede ucardik kaçardık gibi düşüncelere dalıyor. Oysa üretim kültüründe ilerlemeden, öğrenmeden birşey yapmanız imkansız. Dolayısı ile yasinizin değil tüm üretim kültüründe o zaman diliminde olmanız gerektidigi yerde olmak için cirpinmaniz gerekiyor. Bu da bir dert demek oluyor. Zira bunun farkındalığı olan maaşınızı ya da tarifini sevdiğiniz hayat anlayışınızı değil, olmayanları hatırlatıyor size. Üretmeniz, yapmanız gerekenleri. Bu da kendine karşı dürüst olanlar için iç burkan birşey, olmayanlar için ise bilinçaltı ya da üstü agresifligin kaynağı. Anlamsız muhafazakârlık ise bu agresifligi sözlü kültür içinde sürdürülebilir kılıyor. Yoksa rahatsız edici bir anlasmazlikta bir kaç kelime konuştuktan sonra tekme tokat kavga edebilmek emek verilen bir kültürel hayatta çok mümkün değil.

Reçete her zamanki gibi acı. Sunulan hayatın ve standartların dışına çıkmak icin uretmek gerekiyor. Hatta etrafınızdakileri de her şeye rağmen üretmeye sevk etmek gerekiyor. Yoksa geriye kalan , kahrolası rehavetlere ve bir çırpıda anlatılacak bir hayat tarzına esir olmak.

Yeni Başlayan Programcılara Tavsiyeler

Yıllardır program yazan birisi olarak bazı tecrübelerimi paylaşmak istedim. Kısa vadeli hızla para kazanmak gibi hedefleriniz varsa bunları okuyarak zaman kaybetmemenizi tavsiye ederim. Mesleğini sevip, amatör ruh taşıyan biriyseniz, umarım bunlardan fayda görürsünüz.

Her Gün İngilizcenizi Geliştirin
İngilizce öğrenin demiyorum. Her gün İngilizcenizi geliştirin. Eski bildiklerinizi tekrar edin. Yeni teknik terimleri mutlaka ingilizcesi ile de öğrenin. Eğer hiç ingilizce bilmiyorsanız sakın oturup bir programlama dili öğrenmeyin. Mutlaka önce ingilizceyi okduğunuzu anlayacak kadar öğrenin. Evrensel anlamda meslek sahibi olmak ve belki de bir gün literatüre katkıda bulunmak için bu mutlaka şarttır.

Önce Teoriyi Öğrenin

Bir programlama dilinin komutlarını, söz dizimini öğrenmek sizi kesinlikle programcı yapmaz. Sadece bir kodlayıcı olursunuz. Ayrıca iyisinden bir kodlayıcı ( coder ) da olamazsınız. Bu yüzden Programcı olmaya çalışın. Yani işin analiz, test, gerçekleştirme ve değerlendirme aşamaları gibi teorik kısımlarını, bunlar içerisinde analiz teknikleri, tasarım kalıpları gibi bir takım alt teorik disiplinleri mutlaka öğrenin. Yani yazdığınız kodun ne dediğini bilmek ve bunu bazen uzun bazen kısa ama doğru şekilde söylemek için bunlara ihtiyacınız var. Bu sayede programlama dili içinde ya da programlama dilleri arasında çekiçle çivi çakmak dışında iş yapmamanız gerektiğini de keşfedecek, her aracı doğru yerde kullanarak en çokta kendinizi yıpratmaktan ve hayatınızı kısır döngülere sokmaktan kurtulacaksınız.

Algoritma öğrenin. Algoritma size düşünmeyi ve küçük hataların ya da öngörüsüzlüğün programcılık dünyasında ne kadar büyük sorunlar ortaya çıkartabileceğiniz gösterecektir. Düşünmeden iş yapmamak için algoritma öğrenmeniz gerekir.

Bir programlama dili öğrenmeden önce değişken, fonksiyon, sınıf, aduzayı, soyut sınıflar, bağımlılık enjeksiyonu, annotations öğrenmeniz o dili öğrenirken sadece zaten programlama işlerinin o dilde nasıl ifade edildiğini anlamanız demek olacaktır.

Yaklaşım öğrenin. Dünya bugün pek çok programcının iddia ettiği üzere sadece nesne yönelimli olarak üretilmiş programlar kullanmıyor. Fonksiyonel, prosedürel, cephe yönelimli ya da nesne yönelimli yaklaşımların her birinin farklı büyüklükteki programlarda, farklı şartlar ve imkanlar dahilinde verimli olacağını bilin. Kısa olmayan bir zaman sonra hangisini neden ve nerede kullanmanız gerektiğini çok daha iyi anlayacaksınız.

Proje yönetimi öğrenin. Bu sizi çok daha iyi bir programcı yapacaktır. Hangi proje yönetiminde hangi aşamalar nasıl diziliyor anladığınızda elinizdeki veriler ve imkanlar doğrultusunda amaçlarınıza nasıl daha hızlı ve verimli ulaşacağınızı anlayacaksınız. Öngörüleriniz ve pazara bakış açınız doğru kriterleri kullanan anlamlı bir şekil alacaktır. Bu sayede bilgili ve bilgisiz insanları daha hızlı ayırt edip, olmayacak duaya amin diyen pek çok kişiyi ve projeyi başından öngörecek ve zaman kaybetmeyeceksiniz. CPM-pert ya da agile kullanacağınız projeler MVC, MVVM ya da DCI kullanacağınız projeler ayrıdır. Bunların ayrı olma sebeplerini sahip olduğunuz imkanlar ve hedefleriniz doğrultusunda avantaj ve dezavantajları ile ilişkilendirdiğinizde kendinizi daha güvende hissedeceksiniz.

Dataya Yakın Olun

Bunun anlamı işleyeceğiniz veri ile aranıza koyabildiğiniz kadar az araç, arayüz yani daha az kod koymanızdır. İlla veriye erişim bir takım programlar yani kodlar üstünden olacaksa bu kodların açık kaynak olmasına çalışın.

Sözgelimi SQL komutlarını bir takım arayüzlerle vermeye çalışmayın. Mesela MySQL kullanıyorsanız komut satırında iş yapın. Gerçekten gerekmedikçe araya bir Workbench koymayın, benzeri araçları kullanmayın.

Kullandığınız IDE’ler gereksiz dosyalar oluşturmasın ve mümkünse bazı karakterleri gizlemesinler. Mesela VIM ya da Emacs kullanın ve gerçekten gerekmedikçe eclipse, netbeans, sublime text gibi editörler kullanmayın.

İşletim sistemi olarak mutlaka unix türevi bir sistem tercih etmeye çalışın. Hatta linux tercih edin. Linux üstünde arayüzler, browserlar kullanmak tabi ki zorundasınız. Fakat çok iyi bir terminal kullanıcısı olmayı sakın es geçmeyin.

Versiyon yönetim araçları kullanıyorsanız GIT kullanın. CVS ve SVN gerekmedikçe artık kullanmanızı tavsiye etmediğim eski teknolojilerdir. Bu araçları da mutlaka komut satırında olabildiğince orjinal komutları ile fazla alias yazmadan kullanın.

Yazılım Hem Bilim Hem de Sanattır

Bu iki sebepten dolayı yazılım dünyasında evrensel olarak anlam taşımayan hedeflerden uzak durun. Söz gelimi milliyetçi ruhunuza yenik düşerek yerli bir işletim sistemi yapmaya kendinizi adamak yerine, herkesin katkıda bulunabileceği ve bunun sistematikleştirildiği açık kaynak dünyasına katkıda bulunun. Bu şekilde kodunuz değil, bilginizin ne kadar hızlı arttığını görecek, bilmediğiniz şeyleri öğrenmek bir yana belki de bulunduğunuz ülkede henüz farkedilmemiş bilgilere , misyona ve vizyona erişebileceksiniz. Çevrenizde sizden çok daha zeki ve tecrübeli insanların artması bu anlamda güzel bir emaredir. Aynı zamanda çok şanslı olduğunuzu gösterir.

Bu anlamda mümkünse yerel projelere katılmak yerine yerelleştirme projelerine katılmanız çok daha iyi olacaktır. Açık kaynaklı bir programı Türkçe dili eklemek ya da ona bir dil sistemi eklemek bile sadece Türkçe dökümanı olan ve Türkçe bilmeyenlerin anlayamayacağı, geliştirmeye katılamayacağı/katılmayacağı bir sistem geliştirmekten çok daha iyidir.

Esinlenin

Bunu farklı programların muadilini yapmak adına o programlardan özellik ya da kod alın anlamında kullanmıyorum. Fakat bu dediğim de yanlış değil. Eğer açık kaynak ya da kapalı kaynak yazılım yazılım geliştiriyor ve ilgili lisansın ( GNU, BSD, MIT ) kapsamı dışına çıkmıyorsanız kodda alabilir, kütüphanede kullanabilirsiniz tabi ki.

Asıl kastettiğim konu ise farklı disiplinlerden esinlenmeniz. Örneğin bir antivirüs yazılımı yazıyorsanız biyolojik virüslerin nasıl yok edildiğini araştırın. Bu anlamda bir yazılım güvenliği işi yapıyorsanız, bir doktorun nasıl muayene ettiğini, neyi gözönüne aldığını düşünün. Yazılım bilimleri yoğun matematiğe dayansa bile unutmayın ki disiplin olarak pek çok bilim dalından daha genç. Somut ürünler ortaya çıkartan fizik, kimya, tıp gibi alanlar eğer düşündüğünüz üretim senaryoları ya da algoritmalar ile ilgili paralel bir çözüm havuzuna sahipse bunları inceleyin. Özellikle oyun yazıyorsanız oyun teorisini kurmak için masa oyunlarının tavla, satranç hatta monopoly’nin kazanç-rakip ve başarı-başarısızlık gibi kurguları nasıl sistematikleştirdiğini iyi anlayın. Sizin oluşturacağınız teorilerde önünüze ışık tutacak veriler ve düşünüş şekilleri elde edebilirsiniz.

Son Söz

Burada halkımızın pek alışık olmadığı belki de on yıldan fazla sürenizi alacak ciddi uzun bir süreçten bahsetmeye çalıştım. Herhangi bir alanda da on yıldan az uğraşmış birisinin uzman ya da profesyonel olduğunu iddia etmesini pek haklı görmediğimi belirteyim. Bu yüzden mesleğinize sadakat ve vefanız konusunda yanlış yapmamanızı salık vererek, sıra ile takip etmeniz gerektiğini düşündüğüm tavsiyeler halinde verdim. Bu anlattıklarımın Türkiye’de çalışan ve iş yapanların sadece binde birine hitap ettiğini düşündüğümü de belirteyim. Yani bu anlattıklarım işinizi gerçekten sevmiyorsanız ve onunla evli değilseniz sizi mutlu etmeyebilir. Sizi para kazanmak mutlu edecekse lütfen programcı olmayın. Bu işten kısa vadede para kazanmanız çok imkan dahilinde değil. Bunun yerine borsa, emlak ya da taşımacılık sektörlerini denemenizi tavsiye ederim. Emin olun çok daha kolay ve hızlı para kazanacaksınız.

Sürç-i lisan ettiysek affola…

VPS ve Linux

Bir süredir Ubuntu linux kullanıyorum. Deneyimlerimi sıcak sıcak paylaşmak isterim. Bir kere linux kullanıcı dostu olmak yolunda ciddi yol almış. Sadece Ubuntu değil Mint Linux oldukça güzel sistemler. Ubuntu, başlagıç kullanıcıları için tavsiye edilse de server sürümü de mevcut. Onu da VPS üzerinde kullanıyorum. Gayet hızlı.

ubuntu

Linux’un bir güzel yanı derlenmemiş dosyaları çalıştırmak için Windows’da olduğu gibi ortam değişkeni tanımlanıza gerek yok. Dosyaya chmod izinlerinden çalıştırılabilir dosya özelliği atıyorsunuz oluyor  bitiyor.

Herşeyi elle ayarlama işini yapabilirsiniz ama bilgisayar kullanmanın genel kitle için internet kullanmaya dönüştüğü şu dönemde hiçbir şeyi  ayarlamadan internette girip rahatlıkla gezinebilirsiniz. Kurulumda çok kolay. Wubi ile Windows içinden Ubuntu kurabilirsiniz. Bir disk bölümü seçiyorsunuz o kendisi hallediyor işlemleri. Açılışta da Windows mu yoksa Ubuntu ile mi açacaksınız diye soruyor. Bunları detaylı yazmıyorum çünkü internette bir çok kaynak var bununla ilgili.

Linux ile uğraşmamın bir nedeni geliştirme ortamı olarak kullanmak. Eclipse ve Java tabanlı diğer uygulamalar inanın Windows ortamına göre çok çok hızlı ve kararlı. Pek çok plugin Eclipse kurulumlarında sorun verirken Linux içinde hızla hallettim. Eclipse için SVN ve SQL Explorer pluginlerini rahatlıkla ekleyip internetten biraz ingilizce kaynak araştırırak ayarlayabilirsiniz. PHP ve MySQL kurmak ise çok basit. Bir komut ile yapabiliyorsunuz. Hepsi bloglarda detaylı var.

Geliştirme ortamı dışında VPS kiralayıp Ubuntu Sever kurarak hosting masrafımı düşürmek istedim. Bu sırada ISPConfig ve Zpanel ile yönetim araçlarını buldum. İkisi de plesk ve cpanel gibi web control panelleri. Zpanel başlangıç için güzel. Fakat sadece Apache ile çalışıyor. Onun kütük dosyalarını işleyebiliyor. ISPConfig daha etraflıca birşey. Zira Nginx server ile de çalıştırabiliyorsunuz.

Ben açıkcası geç kalmışım. İşten güçten zaman ayırıp uğraşmıyordum. Şimdi tatilde linux ile uğraşma fırsatı bulunca keşke işi gücü bırakıp linux öğrenseymişim diyorum. Sizde mutlaka deneyin, Özellikle yazılım geliştirici iseniz windows açmak istemeyeceksiniz.